Çamlıca: İstanbul’da Kalan Yaban Yaşamın Son Bahçesi

Ohraşan, kuşkuş otu, yaban karanfili, yalancı papatya, hayvan bezelyesi, Amasya adaçayı, üçgül… İsimlerini bile bilmediğimiz daha yüzlerce bitki ve onlarca hayvan, mantar türü…

Dr. Ali R. Bilginer, İstanbul’da yer alan Küçük Çamlıca Bahçesi’nin bu yüzlerce sakininin 25 yıl boyunca fotoğraflarını çekmiş. Bu enfes fotoğraflardan oluşan ve Dr. Bilginer’in kaleme aldığı ‘Çamlıca: İstanbul’da Kalan Yaban Yaşamın Son Bahçesi’ isimli kitap Alok Production’dan çıkmıştı geçtiğimiz aylarda. Kitap bilmediğimiz bir dünyanın kapılarını aralarken, kapıların kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirterek herkesi bu konuda uyarıyor. Büyük Çamlıca’nın başına gelenlerin Küçük Çamlıca Bahçesi’nin yaşamaması için yazar, fotoğraf kareleriyle cenneti anlatıyor adeta. Didaktik bir dille uyarmak yerine çiçeklerin eşsiz görüntüleriyle adeta “dikkat” diyor. Dr. Ali R. Bilginer bu kitabı yazmadaki amacını şöyle açıklıyor: “Ben elden giden doğal örtüyü paylaşmak istedim. Şimdilerde bu eşsiz Küçük Çamlıca Bahçesi’ne yapay bir görünüm verilmek isteniyor. Aslında Küçük Çamlıca Tepesi eteklerindeki beton kuşatma önlenmeli, bahçeler içindeki doğal yaşam korunmalı ve Küçük Çamlıca Bahçeleri bütünüyle bir yaşam bahçesi ve müzesi haline getirilmeli. İstanbul’un ve ülkemiz Anadolu’nun sahip olduğu doğal değerlerinin neler olduğunun bilinmesi ve korunması amacıyla onları önce kendi insanımızla, sonra da bütün dünyayla paylaşmak düşüncesi bu kitabın hazırlanmasına neden oldu.”

Dr. Ali R. Bilginer’in botaniğe merakı ta çocukluk yıllarına kadar dayanıyor. Büyükannesinin ona aşıladığı botanik sevgisi yaşamının her döneminde onunla birlikte oldu. O kadar ki karavanıyla tüm Türkiye’yi gezerek, ağaçlarını, endemik bitkileri fotoğraflayarak iki önemli kitaba imza attı. Çamlıca kitabından önce yine Alok Production’dan çıkan Cilo&Satlar  isimli kitabında da yine yörenin zengin bitki ve doğal hazinelerini okuyucularla paylaştı. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Anadolu’nun değişik yörelerinde çalışan Dr. Ali R. Bilginer, 1981 yılında İstanbul’a dönerek Çamlıca Asker Hastanesi’nde çalışmaya başladı. “Küçük Çamlıca Tepesi’nin güney eteklerinde bulunan Çamlıca Asker Hastanesi, bahçesinin yeşil örtüsü, değişik cinsteki ağaçları, türlü yaban çiçekleri, şakıyan bülbülleriyle İstanbul’un çok yakınlarında gizli bir doğa hazinesiydi” diyen Dr. Bilginer de yirmi beş yıl boyunca her mevsim çeşitli dönemlerde fotoğraflayarak bu hazineyi bizlere ulaştırdı. Bilginer, Akkız ismini verdiği karavanıyla şu anda Van, Yüksekova, Elbistan’dan sonra şimdi Muş’ta.

Botaniğe merakınız nasıl başladı?

Bir memur çocuğu olarak ilkokula başladığım ilçenin zengin yaban yaşamındaki yaban çiçeklerine, kuşlarına, kelebeklerine, mavi gökyüzüne, berrak sularına, yemyeşil ormanlarına  hayrandım. İlkbahar gelince öğretmenimiz sınıfımızı hemen okulumuzun yanından başlayan engin kırlara götürürdü. Orada çiçekleri koklar, toplardık. Kuşları kelebekleri büyük bir zevkle izler, mavi gökyüzündeki bulutların koşuşturmalarına dalar, rüzgarın sesini dinlerdik. Anneannem ve annem çiçek hastasıydılar. Özellikle anneannem kırlardaki hemen bütün çiçekleri tanır, adlarını ve hangi hastalıklara iyi geldiğini iyi bilirdi. Onu çok sevdiğim için onunla kırlarda dolaşmak ve ondan kır çiçekleriyle ilgili bir şeyler öğrenmeye de bayılırdım. Sanırım o günlerin, oyun çocukluğumun anıları yaşamımda da doğayı, kırı ve tüm yaban yaşamı sevmemde önemli bir yer tutar. Kır çiçekleri doğanın en saf, temiz, bozulmamış, oynanmamış bir simgesidir benim için. Aynı okul öncesi çocuklar gibi. Bu ikisinden başka dokunmadık ne bıraktık ki doğada. O nedenle çiçekler çok önemli benim için.

İstanbul’da  tıp fakültesini bitirdikten sonra Anadolu’nun değişik yerlerinde çalıştınız, o dönemde de doğayla ilgili inceleme ve çalışmalarınız oldu mu?

Askeri hekim olarak çalıştığım Anadolu’nun değişik yerlerinde yoğun çalışma düzeninin yanında ayrıntılı bir inceleme ve araştırma yapamadım. O dönem, daha sonra yapacağım daha ayrıntılı çalışmalara son bir hazırlık dönemi olmuştur diye düşünüyorum. Anadolu’yu daha yakından tanımak, kitaplarda okuyarak bizzat içinde yaşamak, Anadolu aşkımı Anadolu’ya ilan etmemin sanırım son hazırlık dönemi olmuştur o günler. Fırat Nehri boyunca dolaşır, dağlarda gezerken Anadolu’nun ne kadar zengin bir doğası olduğunu görür, sahipsizliğine ise şaşırırdım. Fırsat yaratarak köşe bucak Anadolu’yu gezip görmeğe çalıştım o günlerde.

İstanbul”un karmaşasından dolayı mı önce Van, sonra Yüksekova ve daha sonra da başka yörelere gittiniz, bitkilerin peşinden mi gittiniz?

Anadolu beni çekti desem yanlış olmaz sanırım. Bu uğurda mesleki kariyer  gibi değerler de bana çok ilginç gelmedi. Yaşantıma kendi ellerimle yön verdim Anadolu”nun bir garip gezgini, araştırıcısı olabilmek için. Burada Yunus Emre”ye olan hayranlığımın da önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Dünya gezegeninin bu çok özel coğrafyasını, uygarlığın merkezi olduğunu sandığım bu diyarı daha iyi tanımak ve bunu herkesle paylaşmaktı asıl amacım. Hemen her şeyi merak eden bir yapım olduğu için beni çekiyordu bu eşsiz ülkemin dağları, suları, yabanı. Hatta İstanbul’dan pılımı pırtımı toplayıp Anadoluya açılırken Ankara’da Türkiye Bilimler Akademisi’ne uğradım. Yani ülkemizin bilim doruğu sayılan kuruluşuna.  Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ne gidiş nedenim ise Anadolu”da bana verilebilecek bir bilimsel göreve, araştırmaya karşılıksız olarak hazır olduğumu bildirmekti. Beni sevgiyle karşılayıp dinlediler ve de bu konuda sevgili Ufuk Esin Hocamız”la temas ettirdiler. Onunla hasta yatağında son anlarına kadar temas içinde olduk. Ne mutlu ki Cilo-Satlar kitabımızı ona son günlerinde armağan edebildim. İstanbul”dan Anadolu”ya geçişimin başka nedenleri de vardı: İstanbul”u çok sevdiğim için oradaki karmaşa içinde yaşayamamak, sosyal durumumdaki değişiklikler hatta hatta ,küresel ısınma nedeniyle son yıllarda daha yükseklere göç eden bitkiler ve hayvanlar gibi kendimi İstanbul”un nemli,boğucu havasından kurtarmak amacıyla Anadolu Platosu”nun yükseklerindeki insan bedeninin konfor ortamlarına kendini atmak.

Yaşadığınız yerde bitkilerle ilgili çalışmalarınız bitince hemen Türkiye”nin başka yörelerine mi gitmek istiyorsunuz? Yani yeni yerler,yeni keşifler sizi çekiyor mu?

Yalnızca bitkilerle ilgilenemem ben. İlgi alanım doğada bulunan hemen her şeydir. Zaman zaman birileri daha önde gider. İster istemez her ilgilendiğiniz konuya yıllarınızı vermelisiniz ki bir şeyler yapabilesiniz. Durduğu yerde pek duramayan, değişikliği seven, göçebe bir ruha sahibim. Anadolu”daki yaşantımda da sürekli yer değiştirmek, sürekli kendini, ortamını yenilemek çekici geliyor bana.  Anadolu öyle zengin bir hazine ki binlerce ömrüm olsaydı da daha iyi tanıyabilseydim bu ülkeyi hatta dünyayı.  Tabii ki hep aynı yerde durarak bütünü tanıyamazsınız. Üstün bir gücü seçmek hakkım olsaydı bu hakkımı her an her yerde bulunabilmek için kullanırdım sanırım.

Türkiye’nin botanik açısından dünyadaki yeri nedir?

Bizim hala cennet ülkemizin dünyadaki ılıman iklim kuşağında öyle özel bir yeri var ki; inanamayacaksınız ama Türkiye”deki bitki, çiçek zenginliği hemen hemen neredeyse koskoca Avrupa kıtası kadar.  Avrupa kıtasında  12 bin olan bitki çeşitliliği bizim bu cennet ülkemizde neredeyse bu sayıya yetişmek üzere. Şu anda 10 bin sayısını aştı. Düşündüğünüz zaman şu güzel ülkenin koskoca bir kıta zenginliğinde bitkiye, çiçeğe sahip olduğunu görüyor. Bir biçimde gururlanıyorsunuz. Onları korumak, o güzelim varlıklara sahip çıkmak, onları daha iyi tanıyarak hem ülke insanımız hem de dünya insanlarıyla paylaşmak istiyorsunuz.

‘Çamlıca: İstanbul’da Kalan Yaban Yaşamın Son Bahçesi’ üstüne yazarının görüşleri;
İki çamlıca tepesi de İstanbul”un yok edilen yaban yaşamının özetini taşıyan özellikteki yerler. Büyük Çamlıca Tepesi yıllar önce doğal özelliklerini yitirmiş bir alan. 1981 öncesinde bir çöplük alanı tam bir rezillik örneğiydi. Hiç mi bir yetkilinin içi sızlamadı o görüntüye, şaşıyorum.  Bir insan çıktı da o görüntü değişti, Çelik Gülersoy”dan söz ediyorum.  Küçük Çamlıca tepesi ise uzun yıllar özel mülkiyet olduğundan büyüğü kadar yozlaştırılamadı. Ülkemizde 1980’lerde başlayan yozlaşma en büyük kentimiz olan İstanbul”da da bütün ağırlığıyla kendini gösterdi.  Her şey ama her şey rant uğruna acımasızca yağmalandı. Boş alanlar o dönemlerden başlayıp günümüze kadar uzanan süreçte devrin genel, yerel yöneticileri ve yandaşları tarafından işgal edildi. Buna engel olabilecek güçlerin çabaları sermaye karşısında güçsüz kaldı. İşte Çamlıca kitabı içeriğindeki fotoğraflarla aynı zamanda bu yağmalanmaya da tanıklık ediyor. Yine şimdiye değin o tepelerdeki yaban zenginliği tamamen yok olmadan araştırmaya duyarlı insanlara aktarmaya çalışıyor. Yıllar içinde sürülüp kazınan Çamlıca toprağı, içerdiği çok değerli yaban çiçeklerinin yumrularını yitiriyor. Onların yerine her yerde bulunabilen süs çiçekleri dikiliyor. Bahçeler bilinçsizce, yapay anlamda süsleniyor. O değerli toprağa birtakım binalar inşa ediliyor. İşte bu kitap, Çamlıca”dan yükselen çığlıkları  bir araya getirerek   Çamlıca”nın  çok yüksek sesli bir çığlığını  İstanbul”a ve bütün dünyaya haykırıyor.

Kitaptaki ilk fotoğrafın tarihi 1981’dir. Büyük Çamlıca”dan Boğaziçi Köprüsü’ ne ve İstanbul”un derinliklerine doğru bir bakış.  Yani günümüzden tam 28 yıl öncelerine ait bir fotoğraf.  Fotğrafların tarihi çok önemli çünkü İstanbul”daki amansız yozlaşmaya tanıklık ediyorlar.  Kitaptaki çiçeklerin bir bölümünün yerlerinde yeller bile esemiyor artık. Bu fotoğrafları çekerken tabii ki onca zaman sonra Çamlıca bu hallere gelebilecek diye düşünmüyor değildim ama bir kitabı oluşturabileceğini o zamanlar düşünemezdim. Böyle bir çamlıca arşivinin dünyada yalnızca benim elimde olduğunu tahmin edebiliyordum ama bu arşivin bir kitap haline gelişi yaşamın çok değişik sürprizlerinin bir araya gelmesiyle mümkün oldu.

Ayşe Dural

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir